Yazının tamamını ücretsiz bir şekilde buradan okuyabilirsiniz.

Michael Jordan’ı bilmeyen yoktur. Dünyanın en büyük basketbol yıldızlarından biri. NBA tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir efsane. Ama 6 Ekim 1993’te tüm spor dünyasını şaşırtan bir karar verdi: Basketbolu bıraktığını açıkladı.

Sebebi sadece tükenmişlik değildi. Aynı zamanda babasının hayalini gerçekleştirmek istiyordu. Babası, Jordan’ı hep bir beyzbol oyuncusu olarak görmek istemişti. Ama ne yazık ki, Jordan’ın babası o dönem bir cinayete kurban gitmişti. Bu kaybın ardından Michael, çocukluk yıllarındaki başka bir rüyayı kovalamaya karar verdi.

1994’te Chicago White Sox’un sahibi Jerry Reinsdorf’un desteğiyle, White Sox’un alt lig takımı olan Birmingham Barons’a geçti. Beyzbol kariyerine adım attı. Ve evet, Michael Jordan orada da elinden geleni yaptı. Ama basketboldaki kadar parlak bir yıldız olmadı. Yine de yetenekleriyle ortalamanın üstüne çıkmayı başardı. Mücadeleciydi, pes etmedi, denedi.

Ama sonra, 18 Mart 1995’te sadece iki kelimeyle döndü: “I’m back.”
Ve döner dönmez, bir sonraki sezonda Chicago Bulls’la NBA rekorunu kırıp şampiyon oldu.

Jordan’ın bu hikayesi, sadece bir sporcunun iniş çıkışları değil. Aynı zamanda öz saygı denen şeyin hayatımızdaki yerini de sorgulatan bir hikâye. Çünkü bazen başarısız olduğumuzda, elimizden geleni yaptığımız hâlde parlamadığımızda, kendi değerimizi de sorgularız.

Peki öz saygı dediğimiz şey tam olarak nedir?
Ve neden bazı dönemlerde sarsılır?
Bu yazıda tam olarak bunları konuşacağız.

Peki, öz saygı tam olarak nedir?

Aslında çok karmaşık bir kavram değil. Öz saygı, bir insanın kendine duyduğu içsel saygıdır. Kendi değerine, varlığına ve kimliğine duyduğu saygı. Yani konu, kişinin kendine değer verip vermemesiyle ilgilidir.

Eğer öz saygın düşükse, kendini sık sık yetersiz hissedersin. Değersiz, önemsiz, sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşarsın. Kendi varlığını bile sorgulamaya başlarsın. İçten içe hep bir şeylerin eksik olduğunu düşünür, kendini suçlama eğilimi gösterirsin. Ne yaparsan yap, kendini tam hissedemezsin.

Ama eğer öz saygın yüksekse, bu doğrudan duruşuna yansır. Daha net konuşursun. Hayır diyebilirsin. Sürekli onay aramak zorunda kalmazsın. Başkalarının düşüncelerine takılıp kalmazsın çünkü kendi içindeki değeri zaten bilirsin. Ve bu da insana gerçek bir huzur verir.

Burada sık yapılan bir hata var: Öz saygıyla özgüveni birbirine karıştırmak. Halbuki bu iki kavram çok farklıdır. Özgüven, “bir şeyi yapabileceğine inanmak”tır. Yani yetenekle, beceriyle ilgilidir. Öz saygı ise “ben değerliyim” diyebilmektir. Bu da kişinin kendi varlığını nasıl gördüğüyle alakalıdır.

Yani özgüvenin olabilir ama öz saygın olmayabilir. Ya da tersi. O yüzden bu ikisini ayırmak önemli. Çünkü insan, sadece başarılı olduğu zaman değil, başarısız olduğunda da kendine değer verebilmeli. İşte gerçek öz saygı tam olarak burada başlıyor.

Peki öz saygı dediğimiz şey günlük hayatta nerelerde karşımıza çıkar?

Aslında düşündüğümüzden çok daha fazla yerde. Mesela bir insan bize eleştiri yaptığında, verdiğimiz tepki öz saygımız hakkında çok şey söyler. Eğer bu eleştiri karşısında hemen savunmaya geçiyor ya da yerle bir oluyorsak, orada biraz durup düşünmek gerekir. Çünkü öz saygısı güçlü olan biri, eleştiriyi dinler, değerlendirir ama kişisel bir saldırı gibi algılamaz.

Ya da bir başka örnek: Sosyal medyada gezinirken bir başkasının hayatıyla kendimizi kıyasladığımız anlar. Hepimizin başına geliyor. Benim de oluyor. Bazen kendimi biriyle kıyaslarken buluyorum. Ama orada hemen kendime bir dur diyorum. Çünkü biliyorum ki bu kıyaslama sağlıklı bir şey değil. Kendi yolculuğunu, başka birinin hayatıyla karşılaştırmak, kendine haksızlık. Kıyas mantıklıysa ancak bir önceki halinle yapılmalı. Başkasıyla değil.

Aynı şekilde hayır diyebilmek, sınır koyabilmek de öz saygının bir göstergesi. Her şeye “tamam” demek, herkesi memnun etmeye çalışmak, kendi değerinden ödün vermektir. Öz saygısı olan biri, kimseyi kırmadan ama net bir şekilde kendi sınırlarını çizebilir.

Ve bazen de kendimizi yaptığımız küçücük bir başarıdan sonra “ama bu da bir şey mi şimdi” diye küçümserken buluruz. Oysa bu da düşük öz saygının bir işareti. Başarıyı sadece büyük sonuçlarla ölçmek, kendi çabanı değersiz görmek… Bunlar zamanla kendine olan inancını ve saygını kemirir.

Bir de sürekli dışarıdan onay beklemek durumu var. Yani bir işin iyi olduğunu, ancak başkası “aferin” dediğinde hissetmek. Bu da yine öz saygıyla ilgili. Kendi iç sesine güvenen birinin dış onaya bu kadar ihtiyacı olmaz. Olmamalı da.

Tüm bu davranışları fark etmek çok önemli. Çünkü insan bazen farkına bile varmadan kendi öz saygısını örseliyor. O yüzden bu yazıyı okurken belki sende de bir şeyler canlanmıştır. Bir yerde “ben de böyle yapıyorum galiba” dediysen, bu farkındalık zaten başlı başına bir dönüşümün başlangıcıdır.

Öz saygının formülü

Öz saygının matematiksel bir formülü olur mu dersen, evet, olur. Hatta bu formülü 1800’lü yıllarda yaşamış bir filozof ve psikolog olan William James ortaya koymuş.

William James, 1842’de New York’ta doğmuş, felsefede pragmatizmin ve psikolojide işlevselciliğin öncülerinden biri. Aynı zamanda modern psikolojinin temellerini atan önemli bir isim. “Psikolojinin İlkeleri” adlı kitabı, psikoloji alanında yazılmış en temel kaynaklardan biri olarak kabul ediliyor.

Bu kitapta James, öz saygıyı basit ama çarpıcı bir denklemle açıklıyor:
Öz Saygı = Başarı / Beklenti

Bu şu demek: Ne kadar çok başarı elde ediyorsan ve beklentilerin ne kadar yönetilebilir düzeydeyse, öz saygın o kadar yüksek olur. Ama başarıların az, beklentilerin çoksa öz saygı düşer. Çünkü kendinden beklediğinle ortaya koyduğun arasında büyük bir fark oluşur.

Bu yüzden öz saygıyı korumanın yolu iki şeyden geçiyor. İlki, beklentiyi doğru yerde tutmak. Kendinden sürekli mükemmeli beklemek, her gün süper üretken olmanı istemek, her an sosyal, enerjik, başarılı olmanı şart koşmak… Bunlar zamanla içini kemirir. Çünkü insan böyle bir makine değil.

İkincisi ise, başarı tanımını genişletmek ve artırmak. Sadece büyük, alkış alan başarıları değil, küçük ama istikrarlı adımları da başarı olarak görmek. Bazen sabah yataktan kalkmak bile bir başarı olabilir. Küçük hedefleri gerçekleştirdikçe, o oranın pay kısmı artar. Ve bu da öz saygıyı yukarı çeker.

Bu formülün güzelliği şu: Hayatını değiştirmek için devrim yapmana gerek yok. Sadece dengeyi kurman yeterli. Beklentilerini düşürmeden sadeleştir, başarılarını büyütmeden sahiplen. Öz saygın kendiliğinden güçlenmeye başlar.

Aslında herkes dâhidir. Ama siz kalkıp bir balığı ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir.

Albert Einstein

Üstteki sözün Albert Einstein’a ait olup olmadığı tam olarak doğrulanamamış. Ama kimin sözü olursa olsun, bence çok doğru, çok yerinde bir söz.

Michael Jordan’ın hikâyesine tekrar dönecek olursak… Kendisi, babasının hayalini gerçekleştirmek için beyzbola yöneldi. Neredeyse bir yıl boyunca çalıştı, çabaladı, profesyonel bir kariyer kurmak için ciddi efor sarf etti. Ama sonunda, basketbol kadar başarılı olamadığını fark etti. Ardından geri döndü. Kendi sahasına. Gerçek başarılarını orada tekrar kazanmaya başladı.

Belki de Jordan içten içe şunu fark etti: William James’in öz saygı formülüne göre, beyzboldaki başarısı beklentisini karşılamıyordu. Bu da öz saygısını düşürüyordu. Ama basketbola döndüğünde, başarıları beklentisinin üzerindeydi ve bu da öz saygısını yeniden inşa etmesini sağladı.

Bu aslında hepimiz için geçerli.

Herkes her alanda, her koşulda başarılı olacak diye bir şey yok. Kimimizin teknolojik yatkınlığı vardır, yazılım ya da bilgisayarla ilgili alanlarda gelişiriz. Kimimizin el becerisi ön plandadır, üretim odaklı işlerde daha başarılı oluruz. Kimisi doğaya, bahçeye, bitkilere tutkuyla bağlıdır; onun gerçek sahası toprağın içindedir.

Ve bazen ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir alanda iyi olamayız. Bu bizi değersiz yapmaz. Bu sadece “o alanın bize göre olmadığını” gösterir.

İşte burada devreye farkındalık giriyor. Kendi doğanı tanımak, sınırlarını ve potansiyelini anlamak… Nerede büyüdüğünü, nerede söndüğünü fark edebilmek… Ve sonra buna göre aksiyon almak.

Hayat hepimizin önüne farklı sahneler koyuyor. Bazen basketbol sahası, bazen beyzbol. Ama önemli olan şu: Hangi sahada yürüdüğünde kendine saygı duyuyorsun?

Bunu keşfettiğinde ve bu doğrultuda ilerlediğinde, öz saygı zaten seninle birlikte yürümeye başlıyor.

Okuduğun için çok teşekkür ederim. Umarım bu yazı bir yerlerine dokunmuştur. Yeni bir yazıda görüşmek üzere. Kendine çok iyi bak.