Eskiden her şeyi düzeltmeye çalışırdım. İnsanlar kırılmasın diye alttan alırdım, bir sorun çıktığında elimden geleni yapar, fedakârlık yapmaktan çekinmezdim. Karşımdaki haklı bile olsa, “bozulmasın” diye kendimden ödün verirdim. Ama zamanla şunu fark ettim: bazı şeyler benim elimde değil. Ve ben kendi dışımdaki her şeyi düzeltmeye çalışırken, aslında en çok kendimi yıpratıyordum.
Kişisel gelişim sürecinde okudukça, araştırdıkça stoacılık felsefesiyle tanıştım. Ve bu felsefe bana hiç yabancı gelmedi. Hatta içimde yıllardır taşıyıp da adını koyamadığım bazı bakış açılarını tam yerinden yakalıyordu. Tüm yönleriyle benimsediğimi söyleyemem belki, ama birçok noktada bana yol gösterdiği kesin. Özellikle şu bakış açısı hayatımı değiştirdi: “Kontrolümde olmayan şeyleri düzeltmeye çalışmıyorum.” Bu yazıda, bu düşünce yapısının bana nasıl iyi geldiğini, hayatımda neyi değiştirdiğini ve stoacı tavrın bana nasıl bir denge kattığını elimden geldiğince paylaşmak istiyorum.
Kontrolümde Olan ve Olmayan Şeyleri Ayırmak
Stoacı düşünceyi gerçekten anlamak için önce şunu çok iyi kavramak gerekiyor: Hayatta bazı şeyler bizim kontrolümüzde, bazıları ise tamamen dışımızda gelişiyor. Ve bu ayrımı yapmadan yaşarsak, kendimizi sürekli yanlış yerden yıpratırız. O yüzden önce şu soruyu net şekilde sormalıyız:
“Bu olay benim kontrolümde mi, değil mi?”
Biri seni sinirlendirdi. İlişkindeki bir davranış seni kırdı. Arkadaşınla tartıştın. Kargon geç geldi. Kurye gecikti, müşteri geç cevap verdi, iş arkadaşın işini yapmadı… Bunların hepsi çoğu zaman bizim kontrolümüzde olmayan durumlar. Hayat da zaten büyük oranda bu gibi şeylerle dolu. Ama kontrolsüzlüğe sinirlenip dünyayı düzeltmeye çalışırsan, en sonunda sadece kendini tüketmiş olursun.
Ben kendi hayatımda da bu farkındalığı çok net yaşadım. Eskiden bir şey bozulunca hemen müdahale etmeye çalışırdım. Özellikle bir ilişki içinde ya da arkadaş ortamlarında yaşanan tartışmalarda karşı tarafın düzelmesi için çabalardım. Ama sonra şunu fark ettim: Karşı tarafı düzeltmek benim görevim değil. Ben sadece kendi tavrımı kontrol edebilirim.
Mesela biriyle sürekli tartışıyorsun ve bunu sen başlatmıyorsun. Orada artık şunu sorman gerekiyor: “Ben burada ne yapabilirim?”
Belki sınır koymak. Belki mesafeyi ayarlamak. Belki de tamamen geri çekilmek. Çünkü senin kontrol alanın sadece kendin.
Stoacılıkla ilgili en çarpıcı cümlelerden biri Epiktetos’a ait:
“İnsanları rahatsız eden, şeylerin kendisi değil, onlara ilişkin görüşleridir.”
Ve gerçekten doğru. Bazı durumlar vardır, değiştiremezsin. Müdahale şansın yoktur. Ama düşünceni değiştirebilirsin. Tepkini. Olayı yorumlama biçimini.
O yüzden ilk adım net:
Olaylar karşısında kendine şu soruyu sormalısın →
“Ben burada neyi etkileyebilirim?”
Eğer hiçbir şey etkileyemiyorsan, orası zaten senin savaşacağın yer değildir.
Kabullenmek ile Boyun Eğmek Aynı Şey Değil
Kabullenmek ile boyun eğmek aynı şey değil. Stoacılık denince insanların çoğu şöyle düşünüyor: “Kardeşim şimdi biz kötülüklere boyun mu eğeceğiz yani? Bir şeyler ters gidince ses mi çıkarmayacağız?” Hatta klasik örnek vardır ya, “Sağ yanağına vurana sol yanağını mı çevireceksin?” Aynen bu kafa.
Ama işin aslı öyle değil. Kabullenmek dediğimiz şey pasiflik değil. Bu, stratejik bir yaklaşım. Olayı olduğu gibi görüyorsun. Fazla tepki vermiyorsun. İçselleştirmiyorsun. Sadece “Bu böyle” diyorsun ve geçiyorsun. Ne altında eziliyorsun, ne de kendini parçalayıp değiştirmeye çalışıyorsun.
Benim iş hayatımdan bir örnek vereyim. Şu anda çalıştığım kurumda birçok farklı müşteriyle muhatap oluyorum. Bazı müşteriler gerçekten anlayışlı ve çözüm odaklı. Ama bazıları var ki fazlasıyla agresif. Bir tanesiyle her toplantımızda mutlaka gerginlik yaşanıyor. Sesi yükseliyor, tartışmaya giriyor. İlk zamanlar bunu kişisel alıyordum. Acaba bir yerde hata mı yaptım diye düşünüyordum. Ama sonra şunu fark ettim: adam zaten bu. Yapısı böyle.
Ben de artık bunu içselleştirmiyorum. Karşımdaki kişiyi değiştirmeye çalışmıyorum. Yaptığım işe odaklanıyorum. Eğer bir yerde benim hatam varsa, onu zaten sahipleniyorum. Ama onun bana bağırması, durduk yere agresifleşmesi beni ilgilendirmiyor. O, onun problemi. Ben onu sadece olduğu gibi kabul edip, işimi yapıyorum.
Bu, iş hayatında olduğu kadar özel hayat için de geçerli. Ailende de olabilir bu. İlişki içinde de yaşayabilirsin. Bazen insanlar seni anlamayacak. Bazen değişmeyecekler. Ve sen her seferinde onları düzeltmeye çalışırsan kendini yıpratacaksın. Bu yüzden kabullenmeyi öğrenmek gerekiyor.
Ama tekrar altını çizeyim, bu bir boyun eğme değil. Bu, “Ben artık enerjimi doğru yere harcıyorum.” demek. İçsel huzurunu korumak için aldığın bir pozisyon.
Sadece Kendimi Düzeltmeye Odaklandığımda Hayat Akmaya Başladı
Hayatta bazı şeyleri değiştiremeyeceğini fark ettiğin anda başlıyorsun aslında dönüşmeye. Ve bu dönüşümün merkezinde hep şu var: Kendine odaklanmak.
Eskiden bir şeyler ters gittiğinde hemen dışarıya bakıyordum. Kim ne yaptı? Ne yanlış söyledi? Neden böyle oldu? Hep bir dışsal çözüm arıyordum. Ama sonra şunu fark ettim; ben başkalarını düzeltmeye çalıştıkça kendimden uzaklaşıyorum. Çünkü başkalarına göre şekil almaya başladığında, ister istemez sınırlarını kaybediyorsun.
Ama sen sadece kendi düşüncene, kendi hissine, kendi yoluna odaklandığında… Her şey birden netleşiyor. Ne istediğini daha iyi biliyorsun. Nerede durman gerektiğini, hangi davranışın sana iyi gelmediğini, kiminle mesafe koyman gerektiğini daha kolay anlıyorsun.
İşte bu yüzden stoacılık bana iyi geldi. Çünkü sürekli dış dünyayı suçlayan değil, iç dünyasını düzene sokan bir anlayışı savunuyor. “Sen ne yapabilirsin?” diyor. “Sen ne hissediyorsun?” diyor. Ve o noktadan sonra hayatta ilerlemeye başlıyorsun.
Bak mesela… Spor yapmaya başlıyorsun. Etrafını sadeleştiriyorsun. Evin düzenleniyor. Kafandaki gürültü azalıyor. Üretmeye başlıyorsun. İçten bir huzurla. Çünkü artık dışardaki saçmalıkları değiştirmeye değil, kendini sağlam tutmaya odaklanıyorsun.
Ve bu bencilce bir şey değil. Aksine en faydalı şey bu. Çünkü kendinle barışık olan bir insan, başkalarına da daha çok huzur verir. Başkasının hayatına da güzel dokunur.
O yüzden ben kendi hayatımı değiştirmek için dışarıyı değil, içeriyi hedef aldım. Ve her geçen gün daha çok emin oluyorum: Asıl mesele kendini düzeltmek. Gerisi zaten akıyor.
SONUÇ: “Kendimi Değiştirerek Etrafımı Daha Fazla Etkileyebileceğime İnanıyorum”
Evet… Tüm bu anlattıklarımın sonunda şunu çok net söyleyebilirim: Kendimi değiştirerek etrafımı daha fazla etkileyebileceğime inanıyorum. Ve bu, bana göre sadece bir inanç değil; hayatın işleyişine dair gerçek bir kural.
Çünkü kendini geliştiren insan, tıpkı bir mıknatıs gibi… Hem iyi enerjiyi hem de kaliteli insanları doğal bir şekilde kendine çekiyor. Bu bir tesadüf değil. Gözlemleyin… Hayatını düzenleyen, zihnini berraklaştıran insanların çevresi hep dönüşür. Yeni insanlar gelir. Eski yüzler azalır.
O yüzden artık birinin değişmesini beklemiyorum. Ne ilişkideki kişiyi, ne işteki arkadaşı, ne de ailedeki anlayışı değiştirmeye çalışmıyorum. Bunun yerine kendime dönüyorum. Daha net, daha sakin, daha tutarlı oldukça… Zaten insanlar buna göre şekil alıyor. Ya sana ayak uyduruyorlar, ya da sessizce hayatından çekip gidiyorlar.
Ve bu hiç kötü bir şey değil. Aksine, bu hayatın senin adına yaptığı sadeleştirme.
Ben artık böyle bakıyorum hayata. Daha az müdahale, daha çok iç disiplin. Dış dünyayı zorlamadan, iç dünyayı sağlam tutarak.
Umarım bu yazı senin yolculuğuna da bir parça dokunur. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Takip edersen sevinirim.