Bugünlerde aklıma bir şey takıldı. Son zamanlarda Medium’da yazmaya başladım. Ve açıkçası çok keyif alıyorum. Düşüncelerimi metinlere dökmek, benim için hem bir pekiştirme oluyor hem de yazarken kendimi daha iyi hissediyorum. Bazı şeyleri daha iyi anladığımı, anlatırken daha netleştirdiğimi fark ediyorum. İnsanlara bir şeyler aktarabilmek de cabası.
Aslında bu yazılar, zamanında yazdığım ama bir türlü yayına vermediğim şeylerdi. Şimdi her gün birini düzenliyorum ve paylaşıyorum. İçimden geldiği gibi… Çünkü paylaşmak istiyorum. Düşüncelerimi yaymak, karşılık görmekten ziyade, birilerinin bir yerlerde “Evet ya, ben de böyle hissediyorum.” demesi bile bana yetiyor.
Ama bir yandan da içimde sessiz bir endişe var: Ya bu da geçerse?
Neden böyle hissediyorum, biraz geçmişe döneyim.
Bundan birkaç yıl önce “Gelişen Beyin” adında bir YouTube kanalı açtım. Hâlâ aktif bu arada. Girip bakabilirsiniz. Kişisel gelişimle ilgili içerikler üretiyordum. Edit yapmayı kendi başıma öğrendim. Kitaplardan aldığım bilgileri önce yakın çevreme anlatıyordum, sonra dedim ki “Neden sadece anlatmakla kalayım, neden video çekmeyeyim?”
Ve başladım.

İlk videolar pek izlenmedi ama kendime bir söz vermiştim: İzlenmese de devam edeceğim. Ve ettim. Bir noktada bir videom patladı. Arkasından güzel bir kitle geldi. Yorumlar arttı. İnsanlar içeriklerimi beğendi, hatta abone sayım beklediğimden daha iyi yerlere geldi. Videolarımdan minik bir gelir bile kazanmaya başladım.
Ama sonra…
Bir şeyler değişti. Üretmek artık eskisi kadar kolay gelmemeye başladı. Konu bulmak, araştırmak, doğru bilgi vermek, çeşitlilik sağlamak derken üzerimde bir baskı hissetmeye başladım. Topluluk büyüdükçe sorumluluğum da arttı. Ve ben biraz frene bastım. İçerik üretimi durdu. Birkaç kez geri dönmeyi denedim. Hatta son videolarda yapay zekâ kullanmaya başladım. Kendi sesimle değil, yapay bir sesle devam ettim.
Ama olmadı.
O ilk heves, ilk içtenlik yoktu belki de. Ya da belki o dönemlik bir şeydi ve görevini tamamlamıştı. Bilmiyorum.
Şimdi yeniden bir üretim sürecindeyim. Bu sefer yazı üzerinden. Medium’da daha rahatım. Daha serbest hissediyorum. Platformun doğası, beni “Profesyonel olmalısın.” baskısından biraz uzak tutuyor. Bu da hoşuma gidiyor. Düşüncelerimi kısa tweet’ler olarak paylaştığım X (Twitter) platformunu da sık kullanıyorum ama bazı şeyleri daha geniş anlatmak istiyorum. O yüzden buradayım.
Şu anda yazmak bana çok iyi geliyor. Hatta her gün bir şeyler yazasım var. Ama işte, o soru yine geliyor aklıma: Ya bu da geçerse?
Belki de mesele geçip geçmemesi değil. Belki mesele, bunun zaten doğal bir akış olduğunu kabul etmek.
Çünkü insanın üretme arzusu sabit değil.
Bazen deli gibi yazmak istiyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bazen bir cümle geliyor zihnime, oturup bir yazı çıkartıyorum. Bazen ise günlerce zihnim susuyor. Bu da normal. Bu da insan olmak.
Ben bu defa üretmeyi bir maraton gibi görmüyorum. Daha çok… Ara ara yürüdüğüm, bazen koştuğum, bazen de durup manzarayı izlediğim bir yolculuk gibi. İlham geldiğinde yazarım. İlham gittiğinde dururum. Zorlamam.
Bu sefer acelem yok. Bu sefer kendimi zorlamayacağım. Medium benim için bir zorunluluk değil. İçimden geldikçe yazacağım. Bazen bir hafta her gün paylaşım yaparım, bazen haftalarca sessiz kalırım. Bu da olur.
Ama şunu biliyorum: Üretmekten hiç vazgeçmeyeceğim. Sadece şekli, zamanı, dili değişebilir.
Bu yazıyı okuduğun için teşekkür ederim. Eğer senin de böyle üretim dönemlerin, kaybolup geri dönmelerin, ilhamla gelen sessizliklerin olduysa yorumlara yazabilirsin.
Çünkü bu sadece benim değil, hepimizin hikâyesi.